Matrix filminde Neo’ya iki hap uzatılır. Mavi hap, her şeyin yolunda olduğu yanılsamasını sürdürür. Kırmızı hap ise gerçeği gösterir. Bu yazı bir kırmızı hap teklifi değil, sadece bir soru: Bugün sabah uyandığınızdan bu yana kaç karar verdiniz? Ve bu kararların kaçı gerçekten sizindi?
Günlük yaşantımızda kararlarımızı etkileyen birçok etkenle karşılaşabiliyoruz. Örneğin, yürüyüş yapmaya niyetlendiğiniz gün yağmurun yağması, bu düşüncenizden vazgeçmenize sebep olabilir. Veya, uzun süredir araştırdığınız ve nihayetinde bir karara vararak satın almak istediğiniz bir otomobil, yakın bir arkadaşınızın olumsuz bir yorumu yüzünden artık bir seçenek olmaktan çıkabilir. Ya da, çalışmayı çok istediğiniz bir şirketten gelen iş teklifi, verilecek maaş miktarından dolayı şirketten nefret etmenize sebep olabilir. Bu örnekleri istediğimiz gibi çoğaltabiliriz.
Bu tür etkenler genellikle neyin daha önemli olduğunu sorgulamamızı ve kısmen anlamamızı sağlar. Önemli olan yürüyüş yapmak mı, yoksa yağmurda ıslanmamak mı? Yaptığınız otomobil araştırmalarından elde ettiğiniz tüm veriler mi daha önemli, yoksa yakın arkadaşınızın düşüncesi mi? Asıl istediğiniz bir şirketin parçası olmak mı, yoksa alacağınız maaşın miktarı mı?
Söz konusu önemli bir konuda karar vermek olduğunda ise kararın nasıl ve neye göre verilmesi gerektiği, süreci biraz daha zorlaştırabilir. Bu durumda bazı kilit soruları kendinize sormanız gerekebilir.
10/10/10 kuralı
Amerikalı yazar Suzy Welch, aynı isimle yayımlanan kitabında “10/10/10” adını verdiği bir kuraldan / yöntemden bahsediyor. Bu kural, insanların önemli konularda karar vermeden önce ve anlık duyguların etkisi altında kalmaksızın kendilerine sorması gereken bazı soruları içeriyor. Bu kurala göre; önemli bir karar vermeden önce, kararlarımızı ileriye dönük olarak üç farklı zaman diliminde düşünmemiz gerekiyor.
Vereceğimiz kararla ilgili; 10 dakika sonra, 10 ay sonra ve 10 yıl sonra neler hissedeceğiz? Kararın verilmesinin ardından bu zaman dilimlerinde yaşanabilecek olası şeyler nelerdir? Welch’e göre bu soruların olası cevapları konusunda tahminde bulunmak, hangi kararın verilmesi gerektiği konusunda size yardımcı oluyor. Anlık karar vermeden önce kendinizi frenlemenizi, mevcut duygusal durumunuzu denklemden çıkarmanızı sağlıyor.

Doğru Karar kitabının yazarı Chip Heath ve Duygusal Zeka kitabının yazarı Daniel Goleman’ın da bu yöntemi önerdiğini; hatta ünlü iş insanı ve yatırımcı Warren Buffett’ın da önemli kararlar almadan önce bu kuralı uyguladığını belirtelim.
10/10/10 kuralını basit bir örnekle somutlaştıralım: Diyelim ki spor salonuna gidip gitmemek konusunda kararsız kaldınız. Her iki ihtimalde neler olabilir, bunlara bakalım.
Gitmeye karar verdiniz:
- 10 dakika sonra: Biraz pişman olabilirsiniz. Sonuçta evde Netflix keyfi yapmak varken neden spor yapasınız ki? Ama en nihayetinde bu kararı vermiş oldunuz ve artık bunun için kendinizle gurur da duyabilirsiniz.
- 10 ay sonra: Düzenli olarak spor alışkanlığı geliştirdiniz ve kendinizi daha iyi ve daha sağlıklı hissediyorsunuz.
- 10 yıl sonra: Yılların birikimi ile artık istediğiniz bir vücuda sahipsiniz ve spor artık hayatınızın vazgeçilmezi haline geldi. Fiziksel olarak süpersiniz, çakı gibi oldunuz.
Gitmemeye karar verdiniz:
- 10 dakika sonra: Tüm gün size kaldığı için mutlusunuz. Artık spora gitmek yerine evde kalıp Netflix’te takılabilirsiniz. Belki biraz suçluluk duygusu hissedebilirsiniz, ama bu hiç sorun değil, Netflix ile telafi edebilirsiniz.
- 10 ay sonra: Spora gitmeme konusunda vermiş olduğunuz karar aylar boyunca peşinizi bırakmadı. Hiçbir ilerleme kaydedememiş olmanın verdiği suçluluk ve pişmanlık söz konusu.
- 10 yıl sonra: Düzenli spor yapmamanın bir sonucu olarak sağlık sorunları yaşamaya başladınız ve artık seçenekleriniz arasında spor salonuna değil, hastanelere gitmek var.
Örnekte de gördüğünüz gibi bütün bu süreçte neler yaşanabileceği herkesin tahmin edebileceği şeyler. Sorun ise kararı vermeden önce sonuçları düşünmemek ve kararı anlık duygu durumuna göre vermek. Bu yönteme ister 10/10/10 kuralı deyin, isterseniz farklı bir ad verin; yapılması gereken, kısa bir süreliğine geleceğe yolculuk yapıp dönmektir.
Yukarıda bahsetmiş olduğum 10/10/10 yöntemi ve örnekler, genellikle dış faktörler ihmal edilerek gerçekleşen süreçleri ve kişinin kendi özgür (!) iradesiyle verdiği kararları kapsar. Ancak karar süreçlerini etkileyen dış faktörlerin sayısı da hayli fazladır. Çevrenizdeki insanlar, medya, takip ettiğiniz kanaat önderleri, karşınıza çıkan reklamlar, algoritmalar ve diğerleri…
Ayrıca bkz: Dijital Dünyada Özgür İrade Bir İllüzyon Mudur?
Anlık duygu durumuna göre verilen kararların etkisi, ucu sadece karar verene dokunduğu sürece bireysel düzeyde kalabilir. Ancak verilen karar, sadece karar vereni değil; daha fazla kişiyi, özellikle bir toplumu etkiliyorsa, o zaman bu kararların önemi kat be kat artar. Bu durumda içinde bulunduğunuz duygu durumunu bir kenara bırakıp, kısa ve uzun vadeli sonuçları öngörerek mantığınızla karar vermeniz gerekir. Bireysel kararların toplumsal düzeyde etkilere dönüştüğü “seçim” faktörü gibi.
Birey ve toplumun refahını sağlamakla yükümlü olacak insan ve insan gruplarını belirlediğimiz seçimler, bazı yönlerden günlük yaşantımızda yaptığımız seçimlere, verdiğimiz kararlara benzer. Önce duygularımızla karar veririz. Anlık olaylar, içinde bulunduğumuz duygu durumu ile karar vermemize sebep olur:
- Terör saldırısı mı oldu? Dert değil, teröristlere sürekli küfür eden bir siyasi partimiz var. Oyumuz onun.
- Canlı yayında bağlama mı çaldı? Ne kadar da lider bir kişilik. Tam oy vermelik.
- İsrail Filistin’e mi saldırdı? Filistin’i diline pelesenk eden muhafazakar görünümlü politikacılara göz kırpalım hemen.
- Türk mü dedi o? O da ne? Türkiyeli demesi lazımdı. Hoop, yönümüz başka bir partiye.
Elbette aynı anda çözülmesi gereken birçok sorunla karşılaşabiliyoruz ve tek bir soruna odaklanmak doğru değil. Bunda hemfikiriz. Ancak yukarıda vermiş olduğum örnekler çözümleri değil, anlık duygu durumunu tetikleyen durumları anlatıyor. Zira teröristlere küfür ederken ağzınızdan saçılan tükürüklerle terörü bitiremezsiniz. Veya bağlama çalarak ekonomiyi düzeltemezsiniz. Ancak böyle davranarak birçok kişinin duygularına hitap edebilir ve size oy vermesini sağlayabilirsiniz.
Çoğunluğun tiranlığı
Burada siyasi bir eleştiri yapma yetisinde ve amacında olmadığımı öncelikle belirteyim. Zaten günlük olarak olması gerektiğinden fazla siyasi doz alıyoruz. Ancak son zamanlarda önem verdiğim birkaç konuya değinmek ve birkaç durum tespiti yapmak istiyorum.
Demokrasiyi (sadece siyasi olarak değil, genel anlamda) hepimiz severiz. Her bir insana bir söz ve tercih hakkı tanınması bir birey olduğumuzu hissettirir hepimize. Peki demokrasi ve demokrasinin bir sonucu olarak çoğunluğun yaptığı tercihler her zaman doğru mudur?
Ne yazık ki hayır. Ve tarih bunun kanıtlarıyla dolu…
MÖ 399’da Atina’da, demokrasinin doğduğu şehirde, 500 kişilik bir jüri oy çokluğuyla Sokrates’i ölüme mahkum etti. Suçu, “gençleri yoldan çıkarmak” ve “şehrin tanrılarına inanmamak”tı. Çoğunluk karar verdi ve bu çoğunluk usulen haklıydı. Sonuç, felsefe tarihinin en utanç verici sayfası oldu.
Biraz daha yakın tarihe dönelim. 2016 Brexit referandumunda da benzer bir manzara vardı. İngiltere AB’den ayrılmaya çoğunluk oyuyla karar verdi. Referandumun “ertesi günü” Birleşik Krallık’ta Google’da en çok aranan ikinci sorgu şuydu: “What is the EU?” İnsanlar oy verdikten sonra ne hakkında oy verdiklerini araştırmışlardı. Yani 10/10/10 kuralının tam tersi oldu: Önce karar ver, sonra düşün.
Fransız siyasi düşünür ve tarihçi Alexis de Tocqueville bu tehlikeyi 1835’te görmüştü. De la Démocratie en Amérique (Amerika’da Demokrasi) adlı eserinde “çoğunluğun tiranlığı” kavramını ortaya attı. Ona göre demokrasinin asıl tehlikesi diktatörler değildi; sayısal çoğunluğun azınlığın haklarını ezip kendi tercihini mutlak doğru olarak dayatmasıydı. (Project Gutenberg)
Polonya doğumlu Amerikalı psikolog Solomon Asch’ın 1950’lerdeki konformite deneyleri de aynı fikri laboratuvarda ispatladı. Asch, deneklere basit bir görsel test yaptırdı: Ekrandaki üç çizgiden (sağdaki) hangisi, referans çizgisiyle (soldakiyle) aynı uzunlukta? Tek başına yapıldığında neredeyse hiç kimsenin yanılmadığı kadar kolay bir soru.

Ama bir tuzak vardı. Gruptaki asıl deneklerin dışındaki herkes (diğerleri Asch’ın asistanlarıydı) -kasıtlı olarak- yanlış cevabı veriyordu. Sonuç: deneklerin yaklaşık dörtte üçü en az bir kez gözleriyle gördükleri gerçeği inkar edip kalabalığa uydu. Yalnız yapıldığında hata oranı %1’in altındaydı; grup baskısı altında bu oran %32’ye fırladı. Çoğunluğun “doğru” dediği şey, bireyin gerçekliğini bile geçersiz kıldı.
Yani çoğunluk, gerçeğin ölçüsü değil. Hiç olmadı…
Karar verirken aslında ne yapıyoruz?
İşin asıl ilginç kısmı burada. Çünkü çoğunluğun yanılması bir matematik meselesi değil. Mesele, o çoğunluğu oluşturan her bir bireyin nasıl karar verdiğiyle ilgili…
Malcolm Gladwell’in Blink kitabından güzel bir örnek vereyim: 1980’lerde Getty Müzesi, antik bir Yunan heykeli olduğu söylenen “kouros” için 7 milyon dolar ödedi. Heykel laboratuvarlarda aylarca incelendi. Jeologlar yüzeyindeki minerallerin yaşını ölçtü. Belgeler doğrulandı. Tüm bilimsel veriler heykelin gerçek olduğunu söylüyordu. Sonra müzeye gelen birkaç sanat tarihçisi heykele birkaç saniye bakar bakmaz bir şeylerin yanlış olduğunu fark etti. Tarif bile edemediler; sadece “fazla taze görünüyor” gibi muğlak şeyler söylediler. Haklıydılar. Çünkü heykel sahteydi…
Sezgi, aylarca süren analizden daha hızlı ve daha doğru sonuç vermişti.
Ama Gladwell aynı kitapta tam tersi bir örnek de veriyor: 1999’da New York polisinin Amadou Diallo’yu 41 kurşunla öldürmesi. Dört polis, gece yarısı eve gelen genç bir adamı saniyeler içinde değerlendirdiler. Silahlı olduğuna karar verdiler. Halbuki adam silahsızdı. Elindeki de silah değil, cüzdandı. Burada da sezgi devreye girdi; ancak bu kez bir cinayetle sonuçlandı.
Yani sezgi bazen kurtarıyor, bazen öldürüyor. Peki fark nereden geliyor?
Daniel Kahneman bu meseleyi Hızlı ve Yavaş Düşünme adlı kitabında çok net açıklıyor. Beynimizde iki sistem çalışıyor: Sistem 1; hızlı, otomatik ve sezgisel. Sistem 2; yavaş, analitik ve maliyetli. Günlük kararlarımızın neredeyse tamamını Sistem 1 ile veriyoruz. Çünkü Sistem 2’yi kullanmak yorucu ve maliyetli (enerji harcatıyor). Zira beynimiz tembel bir organ; her fırsatta kestirmeden gitmeye çalışıyor.

Welch’in 10/10/10 kuralı aslında bir Sistem 2 hilesi. Bizi anlık tepkiden zorla çekip alıp düşünmeye itiyor. Ama her karar için bunu yapmıyoruz. Yapamayız da.
Dan Ariely Akıldışı Ama Öngörülebilir adlı kitabında işin tam burasını yakalıyor. Ona göre insanlar irrasyonel karar veriyor; hem de tahmin edilebilir biçimde irrasyonel. Bu da onları manipüle etmeyi mümkün kılıyor. Çünkü bir sistem rastgele yanılıyorsa onu kandıramazsın. Ama her seferinde aynı şekilde yanılıyorsa, o yanılgıyı bir endüstri haline getirebilirsin. Yaklaşık bir asır boyunca reklamcılığın yaptığı tam olarak buydu.
Ayrıca bkz: İrrasyonel İnsan Davranışı Kuantum Fiziği ile Açıklanabilir Mi?
Coca-Cola’nın 1985’teki “New Coke” fiyaskosu da aynı dersi veriyor. Şirket binlerce kişiye kör tadım testi yaptırdı. Pepsi her seferinde kazandı. Coca-Cola da formülü değiştirdi. Sonuç hiç bekledikleri gibi olmadı: Tüketiciler ayaklandı, şirket 79 gün sonra eski formüle dönmek zorunda kaldı. Çünkü bir yudum Pepsi’yi tercih etmek başka bir şeydi, bir kutu Coca-Cola satın almak başka bir şey. Veriler doğruydu, ama yanlış soruya cevap veriyordu. Çoğunluğun “tercihi” yanlış okunmuştu. Bu bile tek başına çoğunluk fikrine ne kadar güvenebileceğimizin bir özeti…
Seçim sandığında ne oluyor?
Tüm bu bulguları seçim sandığına taşıdığımızda, “bilinçli oy” mitinin ne kadar zayıf bir temele oturduğu ortaya çıkıyor. BBC Future’da 2015’te yayımlanan Tom Stafford imzalı “The Dark Psychology of Voting“ yazısı bu konuda can sıkıcı bazı veriler sunuyor.
Stafford’un aktardığına göre adayların ne söylediği seçmen kararını çok az etkiliyor. Bunun yerine adayın nasıl göründüğü, nasıl konuştuğu, nasıl durduğu, hatta nasıl koktuğu çok daha belirleyici. Daha da ilginci, insanlar iki adayı da sevdiklerinde sandığa gitme eğilimi azalıyor. Ama bir adaydan nefret ediyorlarsa, sandığa koşuyorlar. Yani bizi sandığa götüren şey çoğu zaman sevgi değil, nefret ve tiksinti. Politikacıların neden sürekli rakiplerine saldırdığını artık daha iyi anlayabiliyoruz.
Konu tiksintiden açılmışken; araştırmalar, iğrenme tepkilerinin siyasi eğilimlerle korelasyon gösterdiğini ortaya koyuyor. Bir odada kötü bir koku olduğunda, deneklerin azınlık gruplarına karşı geçici olarak daha mesafeli davrandığı gözlemlenmiş. 2008 ABD başkanlık seçiminde de seçmenlerin kararlarını adayların söylediklerinden çok etnik kökenlerinin etkilediği bulgulanmış.
Ayrıca bkz: Dijital Pazarlamada Duyuların Etkisi ve Müzik Faktörü
Yani sandık başında “düşünerek” oy verdiğinizi sandığınız anda bile, kararınız çoktan verilmiş olabiliyor. Hem de kokulardan, yüz hatlarından, ses tonundan, beden duruşundan oluşan bir karışım tarafından.
Bir de bilgi şelalesi (information cascade) etkisi var. Bir kişi bir adayın görünüşünden rahatsız oluyor, söylüyor; ikinci kişi etkileniyor, üçüncü kişi de katılıyor. Bir süre sonra siz kendi başınıza oluşturacağınız fikri değil, etrafınızda oluşmuş ortak kanaati taşıyorsunuz içinizde. Ve buna hala “kendi tercihim” diyorsunuz.
Yazımın başında verdiğim örnekler; terör saldırısına küfürle tepki veren partiye oy vermek, saz çalan lideri “tam oy vermelik” bulmak vs. tam olarak budur. Anlık duygusal tetikleyicilerle verilen, ama zihnimizde “bilinçli tercih” olarak kayıtlanan kararlar. Üstelik bu kararlar bireysel kalmıyor; milyonların verdiği aynı tür kararlar bir araya gelip bir ülkenin kaderini belirliyor.
Daha önce yazdığım Dijital Dünyada Özgür İrade Bir İllüzyon Mudur? yazısında da değindiğim gibi, “özgür iradeyle karar verme” düşüncesi sandığımız kadar masum değil.
Son seçimde oy verdiğiniz adayı neden seçtiğinizi düşünün bir an. “Politikalarını beğendiğim için” diyorsanız, o politikaları nereden öğrendiniz? Adayın programını mı okudunuz, yoksa birinin o aday hakkında söylediği bir şeyi mi duydunuz? “Karakterine güvendim” diyorsanız, bu güveni neye dayandırdınız? Yüzüne mi, ses tonuna mı, sosyal medya paylaşımlarına mı? “Diğeri daha kötüydü” diyorsanız, o “kötü” imajını hangi kaynaklardan topladınız?
Bu sorulara dürüst cevap vermek kolay değil. Çünkü cevaplar çoğu zaman bizim “kendi kararım” dediğimiz şeyin dış çeperini çiziyor.
Yapay zeka ve algoritmalar…
Buraya kadar olan tablo şu: Bireyler duygusal karar veriyor, çoğunluklar yanılıyor. Sezgilerimiz hem kurtarıcı hem öldürücü olabiliyor. Sistem 1, Sistem 2’yi neredeyse her zaman geçiyor. Ve bütün bu süreç, dış manipülasyona açık.
Bu noktada “madem insanlar bu kadar güvenilmez, o zaman algoritmalara güvenelim” denilebilir. Çünkü algoritma duyguya kapılmaz. Yorgunluktan etkilenmez. Önyargılı değildir. Saf veriyle çalışır.
Ancak bu cümlelerin her bir kelimesi yanlış.
Cambridge Analytica skandalı bunu en açık şekilde gösterdi. Şirket, Facebook üzerinden 87 milyon kişinin verisine erişti (skandal ilk patladığında bu rakam 50 milyon olarak açıklanmıştı, sonra revize edildi). Bu verilerle psikografik profiller oluşturdu. Sonra her seçmene tam onun duygusal tetikleyicilerine dokunan kişiselleştirilmiş siyasi reklamlar gösterdi. Algoritma sizin zayıf noktalarınızı sizden daha iyi biliyordu ve tam o noktalara dokunuyordu.
Bu, Stafford’un BBC yazısında bahsettiği “kötü kokunun seçmeni etkilemesi” deneyinin endüstriyel ölçekte versiyonu. Tek fark; artık kokuya gerek yok. Algoritma sizi tetikleyecek içeriği bulup önünüze koyuyor.
Adli sistemden gelen bir örnek daha da rahatsız edici: ABD’deki bazı eyaletlerde COMPAS adlı bir algoritma sanıkların yeniden suç işleme riskini hesaplıyordu. Hakimler bu skoru cezalandırma kararlarında dikkate alıyordu. ProPublica’nın 2016’daki araştırması ortaya çıkardı ki algoritma, siyahi sanıkları sistematik olarak beyaz sanıklardan daha yüksek riskli gösteriyordu. Gerçekte yeniden suç işleme oranlarına bakıldığında bu öngörü yanlış çıkıyordu.

Algoritma duygusal değildi, ama önyargılıydı. Çünkü beslendiği veriler önyargılıydı. Daha kötüsü, bu önyargıyı “objektif hesaplama” görüntüsüyle meşrulaştırıyordu. Bir hakim “ben siyahileri daha sert yargılayayım” diyemez. Ama bir algoritma çıktı verir, hakim de o çıktıyı dikkate alır. Ortaya bir tür yıkanmış, sterilize edilmiş, “bilim” rozeti takılmış önyargı çıkar. Bu, çıplak önyargıdan daha tehlikelidir; çünkü itiraz edilemez görünür.
Şimdiye kadar konuştuğumuz örneklerin ortak noktası, algoritmaların hepimizi etkilediği ve bizim bunun farkında olmadığımızdır. Cambridge Analytica’nın hedeflediği seçmen, kendisine özel hazırlanmış bir reklama maruz kaldığını bilmiyordu. COMPAS’ın yargıladığı sanık, kendisi hakkında bir skor üretildiğini görmüyordu. Ama son birkaç yılda hayatımıza yeni şeyler de girdi: Artık yapay zekaya kendi rızamızla, isteyerek karar verdiriyoruz.
ChatGPT’ye artık çok daha kişisel sorular sorabiliyoruz: “Şu iki iş teklifinden hangisini kabul etmeliyim?”, “eşimle tartıştık, ne yapmalıyım?”, “hangi üniversiteye gitmeliyim?”, “bu adamla evlenmeli miyim?”, “doktora gitmeli miyim?”… Bu tür konuşmaların yaşandığını her gün duyuyoruz. Üstelik insanlar yapay zekanın verdiği cevabı, çoğu zaman en yakın arkadaşlarının verdiği cevaptan daha güvenilir buluyor. Çünkü “objektif” geliyor. Çünkü “bilgili” geliyor. Çünkü tartışmıyor, kızmıyor, yargılamıyor.
Oysa bir yapay zeka modelinin verdiği cevap, eğitildiği milyonlarca metnin bir nevi ortalamasıdır. Yani size aslında “bu konuda yazılı kaynaklar ne diyor”un nazikçe yeniden paketlenmiş halini söyler. Ama tonlama o kadar emin, dil o kadar düzgündür ki, siz bunu “tarafsız bir uzman görüşü” olarak algılarsınız. Welch’in 10/10/10 kuralında olduğu gibi, “10 yıl sonraki ben”i tahmin ederken artık sadece geçmiş tüketim alışkanlıklarınızdan değil, bir dil modelinin size sunduğu olasılıklar dağılımından besleniyorsunuz. Karar sizin gibi görünüyor. Ama çerçeveyi çizen, bir şirketin sunucularında çalışan bir model.
Bu örnekleri günlük hayata indirelim. Sabah uyandıktan akşam yatana kadar verdiğiniz yüzlerce küçük karar, artık doğrudan ya da dolaylı olarak algoritmalar tarafından şekillendiriliyor:
- Hangi haberi okuyacağınızı, sosyal medya akışınızdaki sıralama belirliyor.
- Akşam ne yiyeceğinize, bir önceki tıklamanızdan beslenen bir öneri sistemi karar veriyor.
- Hangi videoyu izleyeceğinizi, YouTube’un video-öneri algoritması seçiyor.
- Hangi şarkıyı dinleyeceğinizi Spotify belirliyor.
- Hangi adayın “samimi” hangisinin “rahatsız edici” geldiğini, sosyal medyada karşınıza hangi içeriklerin çıktığı şekillendiriyor.
- Bir restoran araması yaptığınızda hangi yerin “iyi” olduğunu, Google sıralıyor.
- Hangi insanlarla tanışacağınızı bile (dating uygulamaları aracılığıyla) bir matematik formülü belirliyor.
Bu listeyi uzatmak mümkün ama şimdilik yeterli. Mesele şu: Özgür iradeyle verdiğinizi sandığınız her kararın arkasında, sizden önce o kararın çerçevesini çizmiş bir sistem var. Siz menüden seçim yapıyorsunuz. Peki menüyü kim hazırladı?
Üstelik sistem sizinle birlikte öğreniyor. Tıkladığınız şey, ileride size gösterilecek şeyi belirliyor. Gösterilen şey, tıklayacağınız şeyi belirliyor. Bu kapalı bir döngü ve içinde bulunan bir insan, döngüden çıktığını fark etmek bir yana, döngünün varlığını bile kolay kolay göremiyor. Çünkü gördüğü her şey, “kendisi gibi düşünen” bir versiyona göre ayarlanmış durumda.
Welch’in 10/10/10 kuralına dönelim. Welch bize “10 dakika, 10 ay, 10 yıl sonra ne hissedeceksin?” diye sormamızı söylüyordu. Mantıklı mı? Evet. Ama bugün bu soruyu kendinize sorduğunuzda, üç cevap da zaten algoritmalar tarafından şekillendirilmiş bir zihinden çıkıyor. “10 yıl sonraki ben”i tahmin ederken kullandığınız bütün referans noktalarını (başarı, mutluluk, düzgün bir yaşam vs.) yıllardır maruz kaldığınız içerikler oluşturdu.
Yani 10/10/10 kuralı hala değerli. Ama artık tek başına yetmiyor.
Kahneman’ın Sistem 1 / Sistem 2 ayrımı da bugün eksik kalıyor. Çünkü artık iki değil, üç sistem var: Sistem 1 (sezgi), Sistem 2 (analiz) ve onlardan önce devreye giren bir Sistem 0: Siz daha düşünmeye başlamadan önce sizin için seçenekleri filtreleyen, çerçeveyi çizen, neyi düşüneceğinizi bile belirleyen algoritmik altyapı. Sistem 0 görünmez ve sessiz. Bazen size haberin başlığını seçer, bazen siz ona doğrudan “ne yapayım?” diye sorarsınız. İki durumda da çerçeveyi o çiziyor.
Sonuç
Bu yazının sonunda iyimser bir kapanış yapmak isterdim. Yapamayacağım. Çünkü kolay bir çözüm yok ve olduğunu söyleyen herkes ya dolandırıcıdır, ya Jet Fadıl (ikisi de aynı ama olsun).
Welch’in 10/10/10 kuralı hala değerli. Ama artık üç soruluk değil, dört soruluk olmalı:
- 10 dakika sonra ne hissedeceğim?
- 10 ay sonra ne hissedeceğim?
- 10 yıl sonra ne hissedeceğim?
- Bu seçenek listesini kim hazırladı?
Son soru, ilk üçünden daha önemli hale geldi. Çünkü doğru cevabı, yanlış soruyla bulamazsınız. Algoritmaların yaptığı şey size yanlış cevap vermek değil; size önceden seçilmiş soruları sormaktır.
Bireysel düzeyde yapılabilecek birkaç şey var. Bir habere kızgınlıkla tepki vermeden önce 10 dakika beklemek. O kızgınlığın size mi ait olduğunu sormak. Bir adaya oy vermeden önce “bu aday bana iyi gibi geliyor” hissinin ötesinde, hangi politikaların hangi sonuçlarını taşıyacağımızı düşünmek. Bir uygulamaya izin vermeden önce, verdiğim bu izin gelecekteki hangi kararlarımı şekillendirecek diye sormak. Kendi düşüncelerinizi sınamak için sizi rahatsız edecek kaynakları okumak. Algoritma bunu sizin için yapmayacak, çünkü onun işi sizi rahatsız etmemek. Ve bir yapay zekaya bir konuda danıştığınızda, onun verdiği cevabı bir uzmanın görüşü gibi değil, bir başlangıç noktası gibi okumak.
Asıl mesele, irademizin tamamen özgür olmadığını kabul etmenin, irademizden vazgeçmek anlamına gelmemesi. Aksine, sınırlarını bilen bir insanın o sınırlar içinde verdiği karar, sınırsız olduğunu sanan birinin verdiği karardan çok daha bilinçli olur.
Sokrates’i öldüren Atinalı çoğunluğun, Brexit’in ne olduğunu sonradan Google’layan İngilizlerin, kötü kokulu bir odada azınlıklara karşı sertleşen deneklerin, Cambridge Analytica’nın hedeflediği seçmenlerin, bu sabah size haberi gösteren algoritmanın seçtiği başlığa kızanların ortak noktası: hepsi kendi kararını verdiğine inanıyordu.
Asıl soru şu: Mavi mi, kırmızı mı? Seçtiğiniz hap gerçekten sizin seçiminiz mi? Yoksa size ait olduğu hissini bırakan başka bir şey mi?
Cevap her zaman net olmayacak. Ama soruyu sormak bile, sormamaktan kat be kat iyi…
Sağlıcakla kalın.
Faydalandığım kaynaklar ve ileri okumalar:
- 10 Dakika 10 Ay 10 Yıl (10-10-10): Hızlı ve Doğru Karar Rehberi, Suzy Welch (Kitap)
- Blink: Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü, Malcolm Gladwell (Kitap)
- Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman (Kitap)
- Akıldışı Ama Öngörülebilir, Dan Ariely (Kitap)
- Amerika’da Demokrasi (De la Démocratie en Amérique), Alexis de Tocqueville (Kitap)
- “Socrates“, Stanford Encyclopedia of Philosophy
- “The Dark Psychology of Voting“, Tom Stafford, BBC Future
- “The British are frantically Googling what the E.U. is, hours after voting to leave it“, Brian Fung, The Washington Post
- “Revealed: 50 million Facebook profiles harvested for Cambridge Analytica“, Carole Cadwalladr & Emma Graham-Harrison, The Guardian
- “Machine Bias“, Julia Angwin, Jeff Larson, Surya Mattu & Lauren Kirchner, ProPublica
